
PENGUEN

Dünya Mutluluk Raporunda 147 ülke arasından 94.sıradaki ülkemden yazıyorum bunları.
Hani bundan 12 yıl önce, teması ağaç olan eylemlerde, haber kanalları, her şey normal gibi Penguen belgeseli vermişlerdi ya, toplumsal olaylara böyle bakasım var.
Geçen ay Sevgili Gülhan, kendimle ilgili kısa bir tanıtım yazısı istedi. Otobiyografi yazmanın keyfini anladım sayesinde. Doğduğum yılı, burcumu, yükselen burcumu, adı Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile anılan, Rodin’in “Düşünen Adam” heykeline varana kadar, sadece doğum hikâyem bir sayfayı buldu ve amacından çıktığı için tabii ki tekrar elime alana kadar yarım kaldı.
Büyüdüğüm döneme sevdalı bir 90’lar çocuğu olarak, sıkça bunları yazmaktan keyif alıyorum. Ne tesadüf ki, bu aralar okuduklarım da hep dönem romanları çıktı. Yazarken başkasının anısını çalmak gibi geliyordu, okurken ne kadar ortak ya da tam anlamıyla kesişen anılarımız var diye düşündüm. Hepimizin büyüme, olgunlaşma ve oluşma tuğlaları anılarımız.
İstedim ki, benim için anlamlı birkaç hikâye paylaşayım sizlerle, kalemim, gündemi yazmasın diye.
-Ahmet Şerif İzgören anısı ilki, İletişim Fakültesi son sınıf öğrencilerinin 50 puanlık final sorusu, okulun temizlik görevlisinin adının sorulduğu. İletişim okumasına rağmen, görevlinin adını bilmeyen öğrencilerin kendini sorgulaması, sınavdan sonra temizlik görevlisinin herkesin adını sorduğu için kendini değerli hissetmesi.
***
-ODTÜ Muhan Soysal Hocanın sınavı, dört üniversite öğrencisi, matematik final sınavına geç kalırlar, lastiklerinin patladığını söyleyip, telafi sınavı isterler. Sınav talepleri kabul olur. Hoca, dört basit 40 puanlık matematik sorusu sorar, 60 puanlık soru ise “Hangi lastik patladı”dır.
***
-Yine Muhan Hocanın “Risk nedir?” sorusu. Sınavda tek geçen, boş kâğıda “Risk budur” yazan öğrencidir.
***
-Felsefe Hocasının, 100 puanlık tek sorusu “Bu sandalyenin burada olmadığını ispatlayındır.” Sınavı geçen tek öğrencinin “Hangi sandalye?” cevabı.
***
-100 dolar hikâyesi; küçük bir kasaba zor durumda, herkesin borcu var. Kasabadaki otele zengin bir turist geliyor, resepsiyona 100 dolar bırakıp, odayı gezmeye gidiyor. Otel sahibi 100 doları alıp, kasaba olan borcunu ödüyor, kasap 100 dolarla, hayat kadınına borcunu ödüyor, hayat kadını 100 doları alıp, otele borcunu ödüyor, zengin misafir odayı beğenmeyip, resepsiyondan 100 doları alıp otelden çıkıyor. Kimse para kazanmıyor ama herkes borçlarından kurtuluyor.
***
-Zamanında Pers kralı iki suçluya ölüm cezası veriyor. Kralın atı çok kıymetliymiş, ölüme mahkûm olanlardan biri, krala, izin verirseniz atınıza uçmayı öğreteyim diyor ve bir yıl süre istiyor. Diğer mahkûm, arkadaşına bunu nasıl yapacağını soruyor. Mahkûm böyle yapmakla bir yıl kazandım diyor, bu süre içinde, ben ölebilirim, kral ölebilir, belki de ata, uçmayı öğretirim diye cevap veriyor.
***
-Kral, dondurucu bir kış günü, gecenin soğuğunda nöbet tutan muhafıza üşüyüp, üşümediğini sormuş. Muhafız soğuğa alışkınım demiş. Kral yine de yanındakilere sıcak elbise getirmelerini emretmiş, unutmuşlar muhafızı, sabah donmuş cesedi bulunmuş, yanında bir not varmış. “Beni soğuk değil, sizin sıcak elbise vaadiniz öldürdü.”
***
-Sonra Stalin’in yolunmuş tavuk hikâyesi var. Kısaca yazayım; tavuğun tüylerini yol, serbest bırak, tüyleri yok diye üşüyünce kucağına tekrar gelsin, birkaç darı at karnını doyursun, peşinden ayrılmasın.
***
-Derviş kabak hikâyesi var; derviş sarık sarmak için, berbere saçlarını kazıtmaya gider, tıraş olurken kabadayının biri gelir berbere, -“kalk kabak”, deyip koltuktan dervişi kaldırır. Derviş ses etmez, kabadayı tıraşını olur, berberden çıkar ve at arabasının altında ezilir. Berber, dervişe dönüp “biraz ağır olmadı mı?” der, Derviş, “Ben beddua etmedim, hakkımı da helal ettim, fakat kabağın da bir sahibi var” demiş.
***
-1600’lü yıllarda Kiliseye gelir sağlamak için cennetten arsa satıyorlarmış, Papa’nın yargıcına cehennemi bana satın diyen, mahkemeden dışarı çıkınca “Cehennemi satın aldım, bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” diye seslenen Martin Luther King hikâyesi.
***
Bunların hepsini severim, son olarak da “Sarı Öküz” hikâyesini paylaşmak isterim sizinle.
Otlakların birinde, bir öküz sürüsü yaşarmış. Aslan sürüsünün gözü de öküzlerdeymiş, ancak öküzler saldırı anında bir araya geldiklerinde çok güçlü olurlarmış. Aslanlar beyaz bayrakla sürüye yanaşmışlar, aralarında yaşananlar için özür dilemişler ve isteyerek yapmadıklarını söylemişler, bütün suçu da dikkatlerini çektiği gerekçesi ile “Sarı Öküz”e atmışlar. Onu kendilerine verirlerse bir daha onları rahatsız etmeyeceklerini vaat etmişler. Sarı Öküz’ü almışlar. Sonra benzer konuşmalarla, uzun kuyruklu, benekli vs. öküzleri de almışlar. Sonunda öküz sürüsü tek tük kalıp, gücünü kaybetmiş. Niye bu hale geldik diye hayıflanmışlar. “Sarı öküzü vermeyecektik” demişler.
Alabilene, kıssadan hisseler…
Yaşanılası günlere…

Yorumlar
Yorumlar (Yorum Yapılmamış)
Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.